16 Aralık 2009

it's over!

Bu blogu kapatıyorum. Hayır, yazmaktan sıkılmadım; tam tersine acayip bir zevk aldım. Ama taşınıyorum. Kendime yeni bir blog açıp, orada sansürsüz yazmak istiyorum. Beni orada kimse tanımayacak!
Haa, bu arada Facebook hesabımı da bugün itibariyle kapattım. Tanıyanların bilgisine...

24 Kasım 2009

günün müziği

Yeni keşfimi paylaşayım istedim blogcanlar. Rock sevenler eminin çok tatmin olacak!
Killola... Müthiş bi grup! Türkiye'de hemen hemen bilen yok gibi tahminimce. Ne radyoda duydum, ne de TV'de gördüm. (Ekşisözlük'te bile yok valla) Dört kişiler ama Lisa diye bi solistleri var ki, evlerden ırak. Yuva yıkar yemin ederim böylesi.. Hatun nem taş, hem de inanılmaz bi sesi var! Los Angeles'tan çıkmışlar ama İngiltere'de de iyi biliniyolar. Gerçi henüz star mertebesine çıkamamışlar ama eminim çok yakındır. Dinleyin siz karar verin... Buraya iki şarkı koydum ama şarkılarının hepsi canavar gibi. Merak edenler için hepsi youtube'da var!



Bu şarkıyı (Is This a Love Song?) Anais diye bi Fransız hatunla söylüyolar. Anais de ayrı bi mevzu.. Onu da sonra yazarım artık...

17 Kasım 2009

bili bonga


Sıpayla birlikte ilk kez bir filmi baştan sona izleyebildik. TV'deki herhangi birşeyi bize izlettirmemeye yemin etmiş olan sıpa, "Charlie'nin Çikolata Fabrikası"nı baştan sona gıkı çıkmadan ve "bili bonga, bili bonga" diyerek izledi. Bu galiba bizim için milat. Hemen gidip benzer filmlerin dvd'leri bulunacak!

03 Kasım 2009

hayat bu (mu)...!

Ölümler neden hep arka arkaya gelir? İki hafta önce babaannem, dün amcam... Ölüm acı, ama daha acısı insanın babasını ağlarken görmesi...

15 Ekim 2009

09 Ekim 2009

günün müziği...

Bu başkan için...

05 Ekim 2009

microben, macroTürkiye...

Krizdi, ekonomiydi, IMF'ydi derken içim bulandı, beynim sulandı, nefterimi kusayım istedim.
Bıktım ulan artık borçtan harçtan. Türkiye'nin durumu da aynı bizim ailenin durumuna benziyo. Micro ekonomimiz, ülkenin makro ekonomisiyle aynı neredeyse. Dış borç (bankalara olan borçlarım), iç borç (eş, dost, akraba filan), bütçe açığı (ay sonunu getirememe diye özetlenebilecek maaşın harcamalara yetmemesi durumu), falan filan devam ediyor böyle. Şu IMF toplantıları haberlerinden de kusmak istiyorum lan!
Bu gavurların economistleri itiraf etmiş: Son krizde büyük ülkelerin bok yemesinin ceremesini küçükler çekecek diye. Bi de üstüne sözüm ona yardım olsun diye kredi vermeye kalkıyolar küçük ülkelere. Tıpkı bizim IMF kredisi olayı gibi.
Az önce aklıma geldi. Bu aynen şuna benziyo. (yine mikrolaştırıyorum olayı)
Zengin komşunuz istemeden veya taammüden geldi evinizin camını kırdı. Sonra da "ya komşi kusura kalma. Al sen şu parayı da camını yaptır. Ama sonra faiziyle ödersin bi ara" demesi gibi. Ulan yavşak! hem gelip benim camımı kırıyosun, üstüne de bundan para kazanıyosun.
Go home yankee! demek istiyorum sayın seyirciler...
Not: Bi de şu bankalar zırt pırt arayıp "X bey şu kadarlık krediniz hazır, hemen şubemize gelip çekebilirsiniz" demesi gibi. Ulan ben sizden kredi istedim mi sülükler? Bırakın lan paçamı! Ayrıca kredi kartımın limitini de artırmak istemiyorum arkadaş. Eğer istersem ben talep ederim Allahın belaları.

28 Eylül 2009

enteresan şeyler

Değişik şeyler öğrenmeyi seviyorum. Değişik dediğim de pek işe yarar şeyler değil. Beynim biraz çöplük gibi. İşe yaramayacak bol miktarda bilgi var. Cep telefonları çıkmadan evvel hemen her evde bulunan kişisel telefon rehberlerinden bizde de vardı ve ben bu rehberin neredeyse tamamını ezbere bilirdim. Annem rehbere bakmaya üşenir, arayacağı arkadaşlarının telefonlarını bana sorardı. İlk işe başladığım yıllarda müdürüm abartıp kendi arkadaşlarının numaralarını bile bana sorardı. Galiba abartan o değil benmişim!
Artık yaşlanıyorum ya, o yüzden bu tür hafıza zorlayıcı şeylerden uzak durmaya çalışıyorum. Neticede hard diskin de bi kapasitesi var. Ama yine de en az 100 ülkenin başkentini filan sayabilirim çok rahat. Ya da umulmadık anlarda tuhaf (ama gereksiz) bilgiler verebilirim sohbet sırasında.



Bunlardan birini bugün öğrendim. Turkish Taffy markasını duymuş muydunuz hiç? Valla ben duymamıştım ama Amerika'nın en meşhur şekerlemelerinden biriymiş. Fakat ne yazık ki artık, 1989'dan beri, üretilmiyor. Zamanının yani 1950ler ve 60lar'ın en kralıymış çünkü diğerleri gibi ağızda hemen erimezmiş. Amerikalılar o yüzden severlermiş.
Yahu, dedim, iyi de neden "Turkish"? Küçük bi araştırma öğrenmeme yetti. (İşte interneti bu yüzden seviyorum. Daha çok gereksiz bilgiye daha kolay ve çabuk ulaşabiliyorum)
Meğer bunun kurucusu Victor Bonomo diye bi herifmiş ve bunun babası Albert J 1800'lerin sonlarında Türkiye'den ABD'ye göçen bir Sefaradmış. (Sefarad nedir bilmeyen de araştırsın, herşeyi benden beklemesin)


"It was not really a taffy but what is technically known as a short nougat," explained Tico Bonomo, Victor's son. Nor was it Turkish. "It was not a family recipe and the name we chose, 'Turkish Taffy,' just reflected clever marketing," he said.

Burası enteresan değil mi? Turkish Taffy adını seçmek, aile için bir pazarlama taktiğiymiş meğer o zaman. Acaba neden? Onu da ayrıca araştırmak lazım derim ben.

HIMYM is back!


Valla aynen böyle diyolar, benim bi suçum yok. Bu Amerikalılar herşeyin kısaltmasını kullanıyor ya, HIMYM diyolar How I Met Your Mother'a...
Evet başladı, yani başlamış geçen hafta da haberim yokmuş. 21 Eylül'de 5. sezonun ilk bölümü yayınlanmış. Hemen internetten izledim. Ne kadar özlemişim!
Bugüne kadar en çok beğendiğim ilk üç dizi içinde.(Diğerlerinden biri de Coupling olurdu herhalde) Zaten eskiden beri izlerdim ama geçen kış oturdum, başından itibaren tüm bölümlerini 2-3 gün içinde bir kez daha izledim. Müthiş bir mizah!
Son bölümde yine yıkıcı diyaloglar vardı. "Door five" gibi... (İzleyen varsa anlayacaktır)
Barney Stinson karakteri TV tarihinde zekice yaratılmış en sempatik karakterlerden biri. Ted'e hafif uyuzum ama olsun. Dizi müthiş, kurtarıyor!
Yaşasın! Artık Salı günleri izleyecek birşey var!

25 Eylül 2009

ayağımı yerden kesenler

Birkaç gündür sıpayla aramızda geçen ve ayağımı yerden kesen bi diyaloğu daha yazmak istiyordum. Ama körolası blogger yada telekom yada dns arızası, her ne boksa, sana girmeme izin vermedi blogcan. Neyse uzatmayayım, anlatayım, sen de dinle:
Mekan: mutfak
Olay: sıpa tezgahta gördüğü antep fıstığı ezmesini çikolatalı gofret sanıyor
-------
- Baba çukatalı istiyorum ben.
- Oğlum o çukatalı değil. Fıstık ezmesi.
- Pıstık ezmesi istiyorum ben.
- Al bakalım.

(İlk lokmadan sonra)
- Beğendin mi oğluş fıstık ezmesini?
- Hıhı. Ama o pıstık ezmesi değiiil.
- Ne peki?
- Yeşil çukatalı.
- Peki öyle olsun.

(Bir iki lokma daha sonra bizim sıpa dünyanın en mutlu bebesi)
- Çok mu sevdin oğluşum. Bi tane daha vereyim mi?
- (Sevinçten zıplıyor) Ya baba.. sen ne güzel adamsın baba yaaaa....
- !?!? (Bittiğim andır)

Not: Hayır, çocuğu aç bırakmıyoruz. Kendisi tatlıya bayılıyor. Babası kılıklı!

attır bi ney taksimi ordan.....

- Ben bugün ney aldım!
- Ne aldın?
- Ney aldım!
- Ne aldın söylesene?
- Ya ney aldım diyorum.
- Ney mi? O da nereden çıktı?

Başkanla aramızdaki diyalog böyleydi. Gerçi benim biraz hinliğine yaptığım vurgular sayesinde böyle gelişti ama yine de ney almama şaşırdı.
Evet blogcan, ney çalmaya, pardon üflemeye başlıycam. İlk denememde ses çıkarmayı başardım. Hatta neyi bana satan adam, yanımızda duran birkaç kişiye beni alkışlattı bile. (İçimdeki yetenek dışarı fışkırmak, akmak istiyor ey reader!) Havaya girdim, neyzen oluyorum galiba lan!
Geyik bi tarafa, hakkaten uzun yıllardır ney sesine hayranım ve günün birinde ben de ney üflemek istiyorum diyip dururdum. Tasavvufa birazcık ilgil vardı, ney sesi de zaten onu bütünleyen bişey. Neysiz tasavvuf düşünülemezmiş gibi geliyor bana.
Yalnız, ben bu aleti alırken ses çıkattım ya, eve gelince de artık bi taksim yaparım diyodum.
Eve geldim. Hemen çıkarttım paketinden. İlk deneme: fiyyyy... İkinci deneme: fuyyyy...
-Noluyo lan? Niye ses çıkmıyo? Lan yoksa herif beni kazıkladı mı? Bana üflettiği ney aslında çok özel bişeydi, nasıl üflersen üfle ses çıkarıyodu da, bana farklı neyi mi sattı.

Tabii o kadar değil ama bozuldum valla. E hani becerebilmiştim, hani ses çıkarabilmiştim. Şimdi ne oldu? Taksim geçecektim.
Meğer adamın gösterdiği teknik sayesinde yapabilmişim. Şimdi kendim deneyince öyle kolay olmadığını anladım. 3-4 gündür deniyorum. Tabii ses çıkarmayı ilk gün başarabildim ama kesik kesik oluyor. Düz bir ses elde edemiyorum henüz. Bir de nefes problemi var. Ulan ne zor şeymiş ney üflemek! İnternette hemen biraz araştırdım. Herkes diyor ki, illa ders alın. Kendi başınıza olacak iş değil. E haliyle öyle tabii ama kim veriyo abicim bu dersleri. Zaten ney üfleyen, bi de bunu doğru düzgün öğretebilecek kaç kişi vardır? Hemen yardım istiyorum ey reader. Bilen varsa bi zahmet....

14 Eylül 2009

günün müziği

Pazartesi sabahı için iyi bir başlangıç. Pek muhterem müzik otoritesi Gökselciğim (ki kendisi Türkiye radyolarının -taa özel kanallardan önce- ilk rock müzik programı yapan insanlarındandır) önermiş. Ben de çok sevdim. Hiç bildik Black Crowes şarkılarına benzemiyor. Disco-hard rock istiyorsanız buyurun....

11 Eylül 2009

rabbime sordum, "samsung" dedi!

Geçen gün elektrikli süpürgemizin (yoksa elektrik süpürgesi mi doğrusu) motoru yanmış. Kendisini alalı 4 yıl kadar oluyor sanırım. Başkan bu müjdeyi verince Koç topluluğuna ve sülalesine saygılarımı! ilettim. Yıllar boyu bizi dandik mallarla kandırdılar. Yok servis ağı yaygınmış, yok ucuzmuş, yok yerli malıymış. Bundan sonra Koç'tan zırnık alanı sevsinler! (Küfürlü yazamıyorum, akraba eş dost okuyo ayıp olur)
Nitekim yeni bir elektrikli süpürge (yazması zor oluyo F klavyede, bundan sonra ES diye anılacaktır) almak icap ettiği için hemen araştırmalara giriştim. Gittim Ankamall'daki bütün mağazaları dolaştım. Kesmedi, geldim internetteki mağazaları da dolaştım. Bitmedi, sağa sola sordum. O da yetmedi, rabbime sordum! Kendisi "Samsung" dedi.
Samsung mağazasındaki çocuk çok ilgilendi. En kıl sorularıma bile sıkılmadan cevap verdi. Gerçi sonlara doğru, "e alacaksan al, almayacaksan s.ktir git" bakışlarını yakalamadım değil ama performansı yine de iyiydi.
İnternette araştırma yaparken forumlara filan bile baktım. İnsanlar şu markanın şu modeli iyi, yok o bi boka yaramaz, şu daha iyi ama bunun da böyle bi falsosu filan var diye yazmış da yazmış. Hatta bi tanesi üşünmemiş, aldığı makinenin testini yapmış. Videolu filan! Sonuçta kafam o kadar karıştı ki, ES alma kararı ölüm kalım kararıymış gibi beni germeye başladı.
Bilginin fazlası insanı deliliğe sürükler!
Biz en son ES aldığımızda (bu üçüncüsü oluyor) teknoloji bu kadar gelişmemişti. Ulan elin adamı neler yapmış arkadaş!

Yok torbalı, yok torbasız, yok cyclone teknolojisi, yok su filtreli, yok hepa, yok cepa... Uzayıp gidiyor. Ulan ES işte ya! Süpürsün, bozulmasın tamamdır! Bir de fiyatları var, aklın durur ey reader! Arkadaş 1,999 TL'ye ES mi olur? Var a.q. Geçen gün bi Uno gördüm. Araba olan Uno. Fiyat yazmışlar cama: 4,000 TL. ES fiyatının üstüne biraz daha koyuyosun, yürüyen bi araba alıyosun yani ey reader. Aklında olsun!
Peki bunca araştırmanın sonunda Samsung'a nasıl kara verdik? Watt, vut, filtre, hepa 12, elektronik kumanda, torba, v.s. gibi kavramları öğrendikten sonra, 50 kadar model bakıp, 20 kadar satış elemanını çıldırttıktan sonra neden Samsun aldık? Çünkü başkan rengini beğendi. "Kırmızı olsun" dedi.

Ben de kıramadım biricik sevdiceğimi. "Üç kuruş fazla olsun kırmızı olsun, sar oğlum" dedim elemana. İşte o an başkan'ın gözleri buğulandı, boynuma sarılıp kulağıma sevgi sözcükleri fısıldadı. Yok lan yok, biz evleneli 7 (yedi) sene oldu ey reader! :)
Not: Yav, aslında ben bu yazıyı bir "faydalı bilgiler series vol.II" olarak düşünmüştüm ama yazı başka yöne kaydı yine. Bi dahaki sefere inşallah ey reader. Ama ES teknolojisindeki son gelişmelerden haberdar olmak isteyen, ES'si bozulmuş yenisini alacak olan, ama bir türlü hangisini alacağını bilemeyen olursa, yazsın bana, engin bilgilerimi paylaşayım.

10 Eylül 2009

alkol kontrol

Polisler amcaya üfletmek istiyorlar ama...!

09 Eylül 2009

hayda bre koçlar-II

Bizim milli takım beni acayip şaşırttı. Litvanya'yı rahat yendikten sonra Bulgaristan'a da fark attılar. Litvanya'yı zar zor yenebilirz diye düşünmüştüm. Bulgaristan'a bu kadar fark atmamızı da hiç beklemiyordum. Şu anda Polonya maçını izliyorum. 4. çeyreğin başında 13 sayı öndeyiz. En zor maç bu olacak diye bekliyordum ama yine beklediğim gibi olmadı. Üç maçı tek tek değerlendirdiğimizde "şu adam tek başına bizi kurtardı" demek çok zor. Zaten kurtarılacak bir maç da olmadı henüz.
İlk maçta, bana göre, her ne kadar fark edilmese de Oğuz süperdi. Bulgaristan maçında Ersan iyiydi. Ama bu maçta beni şaşırtan adam Ender oldu.

İnisiyatif kullanıyor, içeri dalıyor, çıkıyor, süper asistler yapıyor ve çok isabetli şutlar atıyor. Daha önce ona söylediğim sözleri şimdilik geri alıyorum. Bu gece bir de Ömer Aşık çok iyiydi. Ama şu Semih'in artıstliği beni uyuz ediyor. Kendini bulurmaz Hint kumaşı mı sanıyor bu lavuk nedir. Dikkat çekici bir şey de, bu üç maçta Hidayet'in beklediğimiz kadar yıldızlaşmaması oldu. Süslü oynamıyor, bir son saniye basketine filan da ihtiyacımız olmadı şimdiye kadar ama yine de bir NBA yıldızından daha fazlasını bekliyor insan. Psikolojik bir şey belki de. Yalnız ben bunları yazarken bir yandan gözüm TV'de. Sanki Hido beni duydu da, üçlükleri arka arkaya yazmaya başladı.
Neyse, hayırlı olsun grup birinciliğimiz. Umarım Türk gibi başladığımız bu turnuvayı İngiliz gibi bitiririz.
(Bu arada maç 87-69 bitti.)

08 Eylül 2009

hayda bre koçlar

Ortaokuldayken iki kere kolum kırıldı. Biri basketbol aşkım yüzündendi. Varilleri potanın altına koyar, koşup, üzerine basıp zıplayarak smaç yapardık. Bu denemelerin birinde varili tutan taş kaydı. Ben sol kolumun üzerine düştüm. Manzara korkunçtu, gerisi de malum zaten... Hastane, alçı, annemin kolumun halini görünce bayılması filan...
Bunu anlatmamın sebebi, basketbola olan sevgimin büyüklüğünü vurgulamak. Bir zamanlar NBA maçlarını kaçırmadan izleyen, takımları tüm oyuncularıyla sayabilen biriyken, basketbol oynamayan hatta izlemeyen bir adam olup çıkmıştım. (Evde üç tane spalding yatıyor sönük halde) Ama Eurobasket 2009 beni bayağı heyecanlandırdı. Ulan eski günleri hatırladım be! Ve dün gece de oturdum ilk maçı (Türkiye 84-Litvanya 76)izledim. İzlerken de "bu maçın kritiğini bloga yazayım ulan bari" dedim.
Hayatımı -bir şekilde- yazarak kazanıyorum. Ama hiç maç kritiği yazmamıştım. Bu da ilk olsun ey reader!


Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim de lafı fazla eveleyip gevelemeyim. Bence BİR FUTBOL MAÇI İYİ HÜCUMLA, BASKETBOL MAÇI İYİ SAVUNMAYLA KAZANILIR... Biz Litvanya maçını Oğuz Savaş ve onun süper defansı sayesinde kazandık. Bu maçın MVP'si Oğuz'dur. Semih ve Ömer Aşık faul problemine girince, solucan suratlı Tanjevic Oğuz'u oyuna almak zorunda kaldı. Bu sırada Petrovicius denen yarma bizim defansı dağıtıyordu. Oğuz iri cüssesiyle ilk birkaç mücadeleyi kaybetse de, daha sonra duvarı ördü boyalı alanda. Nitekim Petrovicius Oğuz oyuna girdikten sonra çok etkili olamadı. Litvanya'nin en skorer adamı Petrovicius (21 sayı) bu sayıların çok azını Oğuz'dan sonra atabildi.
Tamam, Hido bi star bizim için, Ersan da baya iyi bi eleman ama maçın kahramanı kesinlikle Oğuz olmalıydı. Bu arada bizim takımın acilen iyi bir guard yetiştirmesi lazım. Türk basketbolunda bir problem bence yıllardır lider bir guard olmaması. Kerem Tunçeri bu işi kotaramıyor. Ender ve Engin de çocuk gibi kalıyor takım içinde. Biri daha dikkatimi çekti dün. Sinan Güler diye bi eleman vardı, ilk kez izledim. Efes'te oynuyomuş. Solak olması biraz dezavantaj ama hızlı bi oyuncu. Dün 6 sayı attı. İyi bir yedek bence takım için. Üçlükleri isabetli gibi.
İsabet diyince hatırladım: dün gece bizi kurtaran şeyin serbest atışlardaki müthiş yüzdemiz olduğunu kimse inkar edemez sanırım. 8 sayı farkla kazandık. Serbest atış istatistiklerimiz de 26'da 23. Yani serbest atışlarda 60% gibi bir istatistikle oynasaydık çok zor kazanırdık.
Sırada Bulgaristan maçı var. Bizim grubun diğer takımı Polonya ile oynadılar ve 12 sayı fark yediler. Hiç izlemedim fakat enteresan bir takım galiba Bulgaristan. Çünkü istatistiklerine baktım Polonya maçının. Adamlar 17 hücum ribaundu almışlar ve ilk maçlardan sonra bu hücum ribaundu istatistiklerinde ilk sıradaki takım. Polonya'nın aldığı 28 savunma ribaundunu düşününce bizim için çok tehlikeli olacaklar gibi geliyor. Yine uzunlarımız Semih ve Ömer faul problemine girebilir eğer ribaund almada sıkıntımız olursa. Ben uyarayım da!
Bu akşamki maç yine NTV'de 22:15'te.

01 Eylül 2009

faydalı bilgiler series vol. I

Evini taşıyacak olanlara bir iyi, bir de kötü haberim var. Önce kötü haberi vereyim: Artık mahalle muhtarınızdan nakil işlemi yaptırmak yerine bağlı olduğunuz (yeni evinizin tabii) ilçe nüfus müdürlüğüne gitmeniz gerekiyor. İyi haber de şu: Artık istediğiniz adreste ikamet edebilirsiniz!
Anlamadınız di mi? Anlatayım o zaman! Hem de bizzat başımdan geçen gerçek bir örnekle...
Nisan ayında Çankaya ilçesinden Yenimahalle ilçesine taşındım. Geçen haftaya kadar nakil işlemini yaptırmamıştım. Hem eski evimin bulunduğu igrenç semte bir daha uğramak istemediğim için, hem de "nasıl olsa bir ara yaparım" diyerek klasik Türk işi erteleme zihniyetinde olduğum için. Geçen hafta "ikametgah il muhaberi" denen saçma belge lazım olunca, gidip nakil işlemini yapayım bari dedim. Demez olaydım.

Çok sıkışık bir zamanda eski mahallemin muhtarına gittim. Derdimi anlattım, bana nakil belgesini verdi. Ama orospu çocuğu muhtar yasanın değiştiğini, ona hiç gelmeme gerek kalmadığını, doğrudan yeni mahallemin bağlı olduğu ilçe nüfus müdürlüğüne gitmem gerektiğini söylemedi. Sırf benden 3 TL (üç lira) almak için. Buradan sülalesine saygılarımı iletiyorum.
Nakil belgesini alıp yeni mahallemin muhtarına gittim. Kaltak muhtar (evet bir kadın muhtar ve kendisine acayip uyuz oldum) bana yeni bir yasa çıktığını (22 nisanda çıkmış) artık bu işlemi kendisinin yapamayacağını, nüfus müdürlüğüne, yeni adresine gelmiş ve adıma düzenlenmiş bir telefon, elektrik, su v.s. faturasıyla birlikte gitmem gerektiğini söyledi. Ama diğer yandan da uyardı beni:

-"Sakın taşınalı çok olduğunu söyleme, geçen hafta taşındım dersin" dedi. (kaltak lafını geri alıyorum)

Bu arada benim adıma hiçbir fatura yok. (Olsa bile taşındıktan hemen sonra fatura gelir mi lan eve) Ayrıca bu yeni yasaya göre, bu işi ben 20 iş günü içinde yapmalıymışım. Aksi halde evdeki kelle başı 322 TL (evet yanlış okumadınız üçyüzyirmiiki teelee) cezası varmış. Toplam 966 yapıyor. (sıpayı da sayarlarsa, ki bizim işgüzar memurlar kesin sayar)

Neyse gittim nüfus müdürlüğüne. Zar zor buldum aq yerini. (İhtiyacı olanlar için söyleyeyim, Yenimahalle nüfus müdürlüğü, Ragıp Tüzün Caddesi 4. duraktaymış. Dandik bir iş hanının içinde iki odalı bir yer) Neyse, girdim içeri. Hafif kalabalık. Gözüme gençten bi eleman kestirdim. (Yaşlı devlet memurlarına sakın bu işlerde bulaşmayın. İşinizi hayatta yaptıramazsınız)

-Selamün aleyküm. (Konjonktüre uyum sağlamak lazım-Makyavelli)
-Aleyküm selam.
-Ya, ben yeni taşındım da X mahallesine. Nakil işi vardı benim.
-Fatura getirdiniz mi adınıza düzenlenmiş?
-Yok, daha yeni taşındım ben. Gelmedi ki fatura filan.
-Bi bakalım. TC kilmik numaranızı alabilir miyim?
-Tabii. (Bu iş oldu sayılır)

Eleman bilgisayar başında birşeyler yaparken, hemen muhabbeti koydum.

-Sizin burası da çok kalabalık oluyormuş. Allah yardım etsin, valla çok zor işiniz!
-Evet abi. (Abi dediyse işlem tamam) Hergün kuyruk oluyo burda. Bugün şansına sakin biraz.
-(Ya sorma çok şanslıyım a.q)
-Efendim abi?
-Yok bişey. Oruçluk yordu galiba. (Makyavelliyi hatırlayın)
-Abi evde başka kimse varsa onların da TC kimlik numaralarını alayım da belgeni vereyim.
-Allah razı olsun kardeş.

Şimdi bende adıma düzenlenmiş fatura filan yok. Sadece eski muhtardan aldığım nakil belgesini gösterdim. (Aynı gün tarihliydi) Yeni adresim de eski muhtardan aldığım nakil belgesinde yazıyordu. (Ama istediğim bir adresi de söyleyebilirdim. Muhtar ben ne dediysem onu yazmıştı çünkü) Sonuçta nüfus naklimi yaptırdım. Bir de üstüne ikametgah il muhaberi denen zımbırtıyı aldım, işim görülmüş oldu. Üstüne de -zaten anlamsız olan- saçma sapan bir cezadan yırttım. Ha bu arada, bu ikametgah il muhaberi (üffff sıkıldım artık şunu yazmaktan) belgesini artık muhtarlar değil, yine nüfus müdürlükleri verecekmiş.

Uzun lafın kısası, bu yeni uygulama suistimale acayip açık bir şey, buradan vatandaşlık görevimi yapıp, devletimi uyarayım dedim.

İsteyen de gitsin istediği adrese nakil yaptırsın.

28 Ağustos 2009

bir tavsiye, mutlaka bakın!

Bir blog okudum, hayatım değişti... demeyi çok isterdim. Hayatım değişmedi ama bir insana hayran kaldım. Seda Meşeli Odtü"de psikoloji okuyan gencecik bir kız. Kalkıp gönüllü olarak Uganda'ya gitmiş, oradaki yetim çocuklara ders veriyor. Pigmelerle dans diye bir blog takip ediyordum. Onun yazarı Meltem link vermiş. Bu sayede Seda'nın blogunu okudum. Hem de ilk yazısından başlayarak sonuncusuna kadar bir solukta. İnanılması zor bir iş yapıyor Seda. Açlık, sefalet ve yoklukla boğuşan minik çocuklara birşeyler öğretmeye çalışıyor. (Mesela kar kavramından habersiz çocuklara kardanadamı anlatmayı başarmış!)
Benim belki de 30 yaşımda erişebildiğim bilince henüz 22 yaşında sahip olmuş. Düşünüyorum da, ben o yaştayken böyle bir işi, bırakın gönüllü olmayı, hiçbir kuvvet bana yaptıramazdı. Kendisine bin kere bravo diyorum. Gurur duydum valla!
Burada (Ankara'da) Tunalı'da gezen tikicanlara laf edip "gençlik nereye gidiyor mirim) muhabbeti yapıyoruz ama bir de Seda gibileri de var deyip, (iyice 70 yaş muhabbeti) kendisinin blogundan aldığım bir resmi ekliyorum.



Not: Eğer günün birinde bizim sıpa çıkıp karşıma "baba, ben gönüllü olarak Uganda'da yetim çocuklara öğretmenlik yapmaya gidiyorum" derse, söz veriyorum karşı çıkmıycam. (Tamam çok sevinmem bu işe, onu da itiraf edeyim!)

25 Ağustos 2009

fiyasko

Yok abi, olmadı, olmuyor, ve de olmayacak galiba! Bi insan bu kadar mı iradesiz olur? Sigarayı bırakma denemem fiyaskoyla neticelendi. Beceremedim, g.t oldum, kabul ediyorum. Pazar gecesi sigarayı bıraktım, yattım. Sabah 7'de işe geldim. 10'a kadar herşey iyiydi. Saat 11 gibi kıvranmaya başladım. Karşı masadaki Mert'ten bi sigara istedim:

-Bi cıgara versene hacı!
-Yok ki.
-Hadi lan! Harbi yok mu, içmeyim diye mi vermiyosun?
-İçme diye vermiyorum.
-Versene olum! Hasta etme adamı!

Aramızdaki diyalogtan anlaşılıyor herhalde vaziyetimin vahameti. Ben ters yapınca verdi Mert sigarayı sağolsun. Etraftakiler de "içme olum, hazır denemeye başladın, biraz daha sabret" filan dediler hatırladığım kadarıyla. Çok net değil o anlar. Netekim, içmedim. İnanılır gibi değildi. Bir anda hırs yaptım ve...

- Aha da içmiyom lan, dedim attım sigarayı. (çöpe değil, masanın üstüne)

Masanın üstüne, çünkü kıyamazdım. Bi dal sigara boşa gidecekti, heba olacaktı. Gönlüm elvermedi. Saat 12 oldu, yemeğe çıktığımızı hatırlıyorum. Bu bölümler de flu biraz. Yemek sonrası sigara fantezileri kuruyordum kafamda. Çakmağın şıkırtısı, sigaradan alınan o ilk nefes ve öğle saatinde içilen günün ilk sigarasıyla birlikte gelen baş dönmesi. Fantastisch!
Yemekten koşarak indim servise. O da ne? Masanın üstüne attığım sigara yok!

-Nerde laayyyyn burdaki sigara... diye anıracak oldum ki...
İşte o mucizevi ve ilahi an... Zavallı sigaram gazetenin altına saklanmış. Anlaşılan o bile istemiş bırakmamı.
E içtim tabii ki kendisini!

Not: SON SİGARAM aşağıdaki gibi olacak kesin!

24 Ağustos 2009

doğum günü iyi bişeymiş..

Son bir iki şey söyleyip bu doğum günü bahsini artık kapatıyorum. Dün itibariyle 35'ime girdim. Yolu yarılamaya az kaldı yani; ama itiraf edeyim ben ilk kez dün doğum günü pastası mumu üfledim. Hatta 24 saat içinde iki kez üfledim. Ailede böyle bir gelenek olmadığı için çocukluğumda ciddi kutlamalar olmadı, zaten ben de istemezdim. Sonra da "büyüdük artık, eşşek kadar adama ne pastası ne mumu" fikrindeydim. Bunca senedir üfleyemeyişimin (zor oldu yazmak bu kelimeyi) sebebi budur.
Ama dün akşam başkan topladı arkadaşları evde. Mini bir parti gibi bişey. Çok sevindim o kadar insanı bi arada görünce. Gelen herkese teşekkür buradan. (Okumayan varsa ben evrenden iletiyorum mesajımı. Gerçi evren götünden anlamaz inşallah mesajlarımı artık)
İkincisi ise işyerinde mini bir kutlama. Çok şaşırdım açıkçası. Hemen bi organizasyon filan yapmışlar. Utandım birazcık. Pasta kestik, üç tane mum üfledim.
Onlara da çok teşekkürler.
Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Dünkü pastada da, bugünkünde de üç tane mum vardı. Niye üç? Bi mesaj var da ben mi anlamıyorum, yoksa öyle mi denk geldi?
Bu arada, çok enteresandır, gelen hediyelerin hepsini beğendim. Enteresan çünkü bugüne kadar bana alınan bişeyi beğenmişliğim yok denecek kadar az. İlla gider değiştiririm, ya da kullanmam öyle bi kenarda durur. Bunların hepsini kullanıcam, söz!

21 Ağustos 2009

günün müziği

sigarayı bırakıyorum

Dosta düşmana, kurda kuşa buradan ilan ediyorum... Bu Pazar günü sigarayı bırakıyorum ey camaat-i tirkayin!
Bundan sonra sigara kokan parmaklar yok... Ev kokmasın, minik sıpamın körpe ciğerleri zarar görmesin diye camdan sarkıp püfletirken, karşıdaki kız yurdunu röntlüyormuşum gibi görünmek yok... Paket bitti diye (yaz neyse de) Ankara'nın eşek buyduran soğuk kış gecelerinde açık bakkal, büfe aramak yok... Yok da yok... Ayda 100-150 tl kara geçmek de cabası...
Dün liseden bir arkadaşla konuştuk, o hatırlattı. Tam 19 yıl olmuş şu zıkkıma başlayalı. Bu ara kafayı yeni araba almaya taktığımdan sürekli hesap kitap yapıyorum. Beynimde rakamlar, araba modelleri, faiz oranları uçuşuyor. Hemen bunu da hesapladım. Bugünün parasıyla neredeyse 23,000 tl harcamışım bugüne kadar sigaraya.
"Bu ne a.q. Oha" dedim, hemen bi tane daha yaktım. "Şurada kalmış üç günün, yak anasını satayım istediğin kadar..."
Kanser manser hikaye. Benim şu anda sigarayı bırakmam için en büyük motivasyonum işin maddi kısmı. Kıçımı yırtıyorum lan yeni bi araba almak için, ama meğer ben orta halli bi araba parasını havaya üflemişim bile bunca sene.
Yalnız sigarayı bırakmam için biraz yardıma ihtiyacım var. Mesela bir deli gömleği olabilir. Yok hayır, ellerim serbest kalmasın da içemeyeyim diye değil. Biraz arabi olabilirim, kimseye girişmemem lazım, ondan. Ama kafa ya da tekme atabilirim, ona göre.
Sigara açılımım konusunda destek arayışlarına başlıyorum bugün itibariyle. Önce başkanla konuşmam lazım. Artık yanımda sigarayı hatırlatacak bişey olmamamsı lazım. O yüzden günde bir paketi deviren başkanla bir süre görüşmeyi düşünmüyorum.
(Yazarın başkana özel notu: Şaka yaptım, sakın arıza çıkarma! hehe)
Ayrıca bundan sonra bahçesi olmayan yerlere takılmam lazım. Sigara yasağı bi işe yarar belki.
Ama buradan söz veriyorum ey cemaat-i tiryakin! İki yüzlülük yapmıycam. Yıllarca baca gibi tütüp, sigarayı bıraktıktan sonra tütün düşmanı kesilenlerden olmıycam ben. "Nası içiyonuz lan şu zıkkımı" yada "çok pis kokuyomuş bu meğer, şimdi yediklerimin tadını daha iyi alıyorum" laflarını duyamayacaksınız benden. "Gel bi de bunu ye, bak aynı tadı alacaksın" esprilerine maruz kalmak istemiyorum çünkü. Ne dese haklıdır bunu diyen herif!
Bu başarı hikayemi buradan anlatmayı düşünüyorum ey ahali. Günlük tefrika şeklinde yapamayabilirim, elim ayağım titrer, klavyeyi filan kırarım belki ama yazmayı denerim.
Beni tanıyanlara son bir not: Bir süre yakınımda dolaşmayın. Hiç aklımdan çıkmayacak bile olsa, bana sigarayı hatırlatmayın. Nası gidiyo diye sormayın. Kısacası bana bulaşmayın. Tekrar başlarsam da sakın "nooldu yemedi mi" filan demeyin.

18 Ağustos 2009

yaşlanmak istemiyorum ulan!

Doğum günüm yaklaşıyor ve ben tam da bu konuda bir yazı yazmak istiyordum ki, Tunç Kılınç diye birinin Fikir Atölyesi adlı blogunda bir yazı okudum. Büyümek üzerine yazmış, bir de liste çıkarmış. Bu listedekilerin hepsi beni (ve belki de seni ey reader) çok yakından ilgilendiriyor ve neredeyse temsil ediyor diyebilirim. O halde başyalalım:

1. Tek kişilik yatakta sevişmek artık aklına dahi gelmiyor.
(haha... yorum yok)

2. Buzdolabında bira ve koladan çok, yiyecek var.
(Buzdolabımda hiçbir zaman bunlar olamadı tek başına. Çünkü sadece kendime ait bir buzdolabım olamadı hiç. Yalnız yaşama şansım olmadı maalesef hayatımın hiçbir döneminde. Oysa ki, en çok istediğim şeylerden biriydi)

3. Yazın sabah saat 6:00 yattığın değil, uyandığın saat.
(Sıpa doğduğundan beri öyle maalesef. Günde 9-10 uyku yetmezken, şimdi 5-6 saat yetiyor da artıyor bile)

4. Arkadaşların için “çıkıyor” veya “ayrılıyorlar” yerine; “evleniyorlar” veya “boşanıyorlar” demeye başladın.
(Ya hiç sormayın... Bu ara evlenen de çok, boşanan da... Haliyle dedikodu da var bol miktarda)

5. Kot pantalon ve kazak artık “ciddi giyimden” sayılmıyor.
(Ciddi giyime itirazım yok. Favorim smart casual)

6. Evde yüksek sesle müzik dinlerken “komşular acaba ne der” demeye başladın.
(Onu zaten aştık, artık sıpanın kudurmasını engellemeye çalışıyoruz)

7. Evdeki kedi veya köpeğe “kalan artık” yemek yerine, veterinerden alınmış diet mamaları vermeye başladın.
(Hiç kedim köpeğim olmadı. Bir muhabbet kuşumuz vardı, adı Cavit. Acı biber hastasıydı. Buradan rahmetliyi anayım dedim)

8. Kanepede uyumak artık sırtını ağrıtıyor. En son yerde uyuduğun zamanı hatırlamıyorsun bile.
(Sadece kanepe değil, artık neredeyse her yer, her şey, her yerimi ağrıtabiliyor. Bel, boyun, omuz, sırt ağrıları canıma tak etti artık)

9. Ucuz şarap artık güzel gelmiyor.
(Pahalısı da pek güzel gelmiyor zaten)

10. Akşam yemeği ve sinema, sevgilinle/eşinle çıktığında yaptığın en önemli etkinlik.
(bu tür etkinlikleri bile özlüyorsun hatta)

11. Eczaneye gitme nedenin prezervatif veya gebelik testinden çok, ağrı kesici veya vitamin almak.

12. “Küçük Prens” kitabı; tekrar okuduğunda sana ilkinden daha farklı mesajlar veriyor.
(Mesaj kaygılı kitapları reddediyorum)

13. Bir arkadaşın hamile kaldığında “nasıl böyle bir salaklık yaparsın” demek yerine, tebrik etmeye başladın.
(

14. Barlara girişte artık kimliğini sormuyorlar.
(Şimdi fark ettim. Bugüne kadar hiç sormadılar ki! Çok ilginç değil mi?)

15. Sabah karşı saat 3′te yenen tavuk kanatları rahatlatmak yerine, midene dokunur oldu.
(Geçenlerde, bilader "çiftliğe gidelim mi" dedi. Cevap: "Manyak mısın olm, bu saatte yemek yenir mi? -Saat henüz 10:30 p.m.-)

16. Anne ve babanın zevk aldığı şeylere (ve hatta söylediklerine) daha fazla “anlam vermeye” başladın.
(Bak işte bu ciddi bir belirti. Artık Türk Sanat Müziği -bu da ne demekse- ve türkü dinlemeyi seviyorum. Türkü derken gerçek türküyü kastettim. TRT koroları filan. Başkan da "giderek babana benziyorsun" diyor. Korkmalı mıyım?)

17. Toplum içinde ağlamak “yakışık almaz” diyorsun.
(Onu hep diyorduk zaten. Genetik kod!)

18. Abi yerine amca, abla yerine teyze diyenler türemeye başladı.
(Birkaç yıl önce sokakta top oynayan çocuklardan biri bana "amca" diye seslendi. Çocuğu bozmadım ama bu "beni fena halde bozdu")

19. Herhangi bir şeyi yapmadan önce iki kere düşünmeye başladın.
(O da zaten vardı. Hatta üç, dört, beş....)

20. Hayal kurduğunu zannederken "plan" yaptığını farkediyorsun.
(Hayal hala kuruyorum ama özellikle uzun vadeli plan yapmıyorum, yapamıyorum. Memleketin hali malum)

21. Bugün yağmur yağabilir diye düşünerek şemsiye taşımaya başladın.
(Aslında bir sakıncası yok tabii ama ne de olsa bu bir simge)

22. Başkalarının senin hakkında ne düşündüğünü umursuyorsun.
(Bu madde çok geçerli değil galiba. İnsan gençken daha çok umursar bence)

23. Karpuzu artık yarım ay gibi kabuğundan değil de, tabaktan yiyorsun.
(Off ya.. Bak bunu özledim. Sıpaya bugün böyle bi karpuz yediricem)

24. Uçuk hayaller yerine, güncel konuları veya geçmişteki anıları daha fazla konuşur oldun.
(Belki benim arkadaş çevremden kaynaklanıyor bilemiyorum ama biz hala uçuk konulardan bahsediyoruz. Örnek: "Hacı, Sharon Stone gelse.....!")

25. Kendini, birilerine nasihat verirken buluyorsun.
(Yaa evet.. Geçenlerde akrabalardan yeni evlenecek birine ve nişanlısına öğüt verdim. İlgiyle dinlediler. Çok hoşuma gitti)

26. Kar yağınca dışarıda kartopu oynamak yerine, karı camdan seyretmeyi tercih ediyorsun.
(Karı zaten sevmem, seyretmeyi bile)

27. Etraftakilere “neden” veya “nasıl” sorularını daha az soruyorsun.
(Doğru)

28. Risk, denge, plan, kontrol, ayıp... Bunlar artık çok iyi bildiğin kavramlar.
(Hatırlatmasan olmaz sanki)

29. İçinden koşmak geliyor, ancak “acaba ne derler” deyip vazgeçiyorsun.
(İçimden daha neler geçiyor, aaah ah!)

30. Hemen her şeye daha az “şaşırır” oldun.
(Evet ama memlekette beni şaşırtacak çok şey oluyor hala)



YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Nazım Hikmet, 1947

13 Ağustos 2009

06 Ağustos 2009

ye tatlıyı...

Gregor Samsa artık sanırım Antep'e yerleşmiş iş için. Kebapçıları gezip bize anlatacakmış. Ben de kendisine tatlıcı önerisi yaptım. Umarım dener, beğenir. Hatta bize de bi gönderen olsa da yisek!
Madem gidemiyoruz ey reader, o halde dedim, Ankara'da yaşayanlara iyi tatlı adresleri vereyim sevabına. Ama şerbetli tatlı. Ben tatlı diyince baklava, künefe, şöbiyet anlarım. Muhallebiymiş, keşkülmüş, profiterolmüş, çiizkeykmiş.. Bunlar beni kesmez. Hatta geçen gün işyerinde birkaç arkadaşı ayarttım, 1 kilo baklava söyledik. Uzun zamandır (bir hafta filan olmuştu) tatlı (baklava, künefe v.s.) yemeyen ben kendime geldim. 8-9 dilim baklavayı 1-2 dakka içinde lüpletince alnım ısındı, damarlarımdan kanın aktığını hissettim. Oh be dünya varmış!




Şunu baştan söyleyeyim, Ankara'da çok iyi tatlı yapan yer yok. Genelde insanlar Hacıbaba'yı bilir ama çok bi numarası yok ey reader. Yine de yoklukta baklavası yeniyor. Bilmeyenler için, Balgat'ta Konya yolu üzerinde, Necatibey caddesinde ve Armada içinde bulabilirsiniz. Künefede ise birkaç iyi yer var. Biri Hacı Arif Bey. Kavaklıdere Güniz sokakta Demirel'in evinin karşısında. Kadayıfı biraz gevşek oluyor ama idare eder. Burmalı kadayıfı da iyidir. İki yıl kadar önce bir künefeci daha keşfetmiştim. Ulus'ta heykelin oradaki kavşaktan Dışkapı'ya doğru giderken sol tarafta, Rüzgarlı sokağa gelmeden Urfalı bilmemne diye bir yer. Künefesi şaşılacak kadar iyiydi. Öyle bir yerden beklemezsin yani ey reader, o derece.



Emek 8. cadde üzerinde birkaç kebapçı da künefe yapıyor. Cennetkuşu iyiydi. Ama geçenlerde başkan almış, biraz bozmuşlar. Meğer künefenin porsiyonunu 3 TL'ye indirmişler. İşleri baya kesat galiba Turan hocanın. (kendisi Urfalı bir coğrafya öğretmeniydi, enteresan adamdı) Bir de garip bir yer daha vardı Maltepe'de Ego'nun tam karşısındaki sokakta. Bilmiyorum hala duruyor mu ama güzel, şöbiyetimsi bir tatlı yapardı. Bağdat diye bir yerdi. Maltepe demişken, GMK bulvarı üzerinde Güloğlu var. Baklavası yaramaz ama şöbiyeti iyi. Antares alışveriş merkezinde de şube açmışlar. Ha, bir de Turan Güneş'ten Oran'a giderken TRT'ye yaklaşınca Çağdaş market var. Onun yanındaki sokaktan gir, Altınşiş'te katmer ye ey reader. Orijinaline yakın. Katmer de neymiş diye sorma, git araştır. İnternet diye bişey var!
Aklıma başkaları gelirse, ya da yeni yerler keşfedersem yine yazarım ey reader. Sizi tatlısız bırakmam. Başka yer bilen varsa da bana söylesin gidip deneyeyim. Belki daha iyileri de vardır, bunca zaman mahrum kalmışımdır.
Bir Antep dönüşü arabada tek başımayken 1 (bir) kilo kuru baklavayı Aksaray'a gelene kadar (dört saat kadar) bitirmiş adamım. Tatlıdan anlarım ey reader ama hiç Yozgatlı tanımadım! Ne pis herifim hehe!
PS: Cevizli baklavaya "baklava" denmesine karşıyım. Başka bi isim bulunmalı!

04 Ağustos 2009

ah nazım...


Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

28 Temmuz 2009

al sana bir mekan daha ey reader!

Mekan tanıtımı işini sevdim ben. Geçenlerde yeni Nada'yı yazmıştım, yazım çok tuttu. Readerlar yenisini istiyor sürekli. (yalan lan yalan, tuttuğu filan yok).
Yeni mekanımız Mangalevi... Artık Bolu'ya gitmeye gerek kalmadı et yemek için. Kaç kişi gidiyosa sanki! Hemen burnumuzun dibinde Bolu Dağı'nda yediğimiz gibi etleri lüpletebilirsin ey reader. Pirzola, köfte, tavuk şiş, kanat v.s. gayet süper etler mevcut. Kilo ile satıyolar eti ve üstelik ucuz. Valla bak, ben öyle etçi bi adam değilim, o yüzden para vermem ete mete. Ama burası harbiden ucuz et yemek için. Bugün öğleden sonra uğradık biraderle, iki kişi 20 lira filan verdik allah seni inandırsın ey reader. Salata ayran filan da dahil haa. Gerçi ben az yedim. O da sadece köfte. Köftesini de beğendim. Nitekim yediğim nadir et ürünlerinin başında köfte gelir.

Sahibiyle de tanıştım. Benim biraderin arkadaşıymış. Düzgün bi adama benziyo. O yüzden daha bi gidilebilir yani.
(Ulan yoksa o yüzden mi az para verdik? Yani birader verdi :) İndirim filan mı yaptılar birader? Öyleyse söyle de rezil etme beni readera)
Neyse... Haftanın her günü akşam 9'a kadar açıklar. Yerini de tarif edeyim de yazı bitsin. Sıkıldım artık.
İstanbul yolu üzerinde, Acity denen dandik alışveriş merkezinden bi önceki sokağın köşesinde hemen. Yeri de kolay yani. Hadi yine iyisin ey reader. Sayemde artık kurban bayramını beklemene gerek kalmadı et yemek için!

bi değişiklik yaptım, tatile gitmiyorum!

Tatil, tatil, tatil... Yok ulan tatil matil. Gitmiycem tatile. Sormayın bi daha bana bunu. Her gördüğüm insan bu ara tatile nereye gideceğimi soruyo. Sanki mecburmuşum gibi. Gerçi biraz istemem yan cebime koy gibi oldu ama zaten doğru düzgün son tatilimi yapalı 3 (üç) sene oluyor. O yüzden alıştım artık tatilsizliğe.
Tekrar ediyorum: sormayın bi daha bana "tatile nereye gidicen?" diye.
Cehennemin dibine gidicem. Hem orası Antalya'dan daha serindir şimdi!

24 Temmuz 2009

aman sabahlar olmasın!

Dün gece uzuuun bi aradan sonra ilk kez gece dışarı çıktım. Başkandan izni kopardım, Bedük'ü izlemeye gittim If'te. Ha sanki evde oturmayan, her gece alemlere akan bi adammış gibi konuşuyorum ama sıpa doğduğundan beri gezme tozma işleri acayip aksamıştı. Neyse yediğim içtiğim benim olsun gördüklerimi anlatayım.
Aslında anlatacaklarımın büyük kısmı detay. Yazının ana fikri şu: Bedük'ü yolda görsen "bu herif, kesin beyaz Şahini olan, cıstak cıstak bahçeli 7'de gezinen tiplerdendir lan" dersin.
O derece tipi ile müziği uyumsuz bi herif. (yanda kavgadan sonra karakolda ifade veren Sincan delikanlısı Bedük)
Herif bi de dans özürlü, aynı ben. Ya da küçük Emrah, ya da Mustafa Sandal, bilemiyorum. Beceremiyo. Ama ben bile daha iyisini becerebilirim belki biraz uğraşsam. Neticede para kazanıcaz de mi bu işten. Ha çocuk naapsın? Tisbas müzik yapıcan bi de sahnede totem gibi duramazsın di mi? Bu arada, o gözlükler neydi olm Bedük ya!
Sigara yasağı işe yaramış. If dumansız hava sahası olmuş. "Yasak filan takmam olm ben" gibi lise bebesi zihniyetinde olan iki dallama dışında sigara içmeye teşebbüs eden görmedim. Onlar da uyarıldılar zaten. Ama sigara yasağı mekanda bir akım oluşmasına sebep oluyordu. Çünkü sigara içmek için dışarı çıkanlarla, içip geri dönenler, denizdeki dalgalara benzeyen sürekli bir hareket oluşturuyordu.
Bedük'ün sadık bir hayran kitlesi var galiba, bir de bunu farkettim. Hiç duymadığım şarkılarına (ingilizce) eşlik edenler vardı. Valla şaşırdım. (ulan istiklal marşını oku desem sıçarsınız hehe)
Ama en çok tepkiyi kolbastı denen zulmü meşhur eden "automatik" ve algida reklam şarkısı "gel aşka" aldı. Hatta bi ara gençlik hakkaten aşka gelip aşk yapmaya bile başladı. Kanları kaynıyo çocukların naapsınlar. Boş ev filan da yoksa yazık valla :) "Boş ev" hahaaa!
Benim en beğendiğimse Bedük'ün kendi şarkıları değil, "stayin alive" coverı oldu. Valla eleman söylemeye başladığında dışarıda püftürüyodum. Ara verdi de, bee gees çalmaya başladı sandım. O derece yaneeee.
Haa bi de Modern Talking coverladı elemanlar. Yine bizim gençlik coştu kabardı. Bu kadar diskocu olduğunu bilmezdim valla.
Bu arada, oradaki kızlardan hangisi voodoo girl'dü acaba...

21 Temmuz 2009

patron döndü!

Kısa bir aradan sonra geri geldim. Birkaç kişi (blogumun çok da popüler olmadığının göstergesi galiba) neden yeni yazı yazmadığımı soruyordu. Hemen cevaplayayım. Mini bir depresyondan yeni çıktım, sıpa hastalandı dolayısıyla uykusuz geceler yorgun günler geçirdik (neyse ki şimdi iyi), bir de ıvır zıvır işte. Yakında yine yeni yazılarla muhteşem bir dönüş yapıcam :)
Tütün yasağını delmek için nargileciler ne dümenler çeviriyor? Perşembe gecesi If Performance Hall'daki Bedük konserinin tüm ayrıntıları. If'te kim kiminleydi, kim nasıl kolbastı yaptı? Blog yazarları arasında benim top 5'imde kimler yer bulacak? İşte bütün bunlar ve daha fazlası çok yakında BeniBozmaz sayfalarında...
Hehe, kendime medyada kesin iş bulurum ben!


08 Temmuz 2009

sigaranın aşk hayatınıza etkileri!

Hayır, başlık sizi korkutmasın. Sigara paketlerinin üzerinde yazan "sigara spermlerinizi öldürür, sonra bebişiniz olmaz" türünden bir şey değil bahsettiğim. Tam tersine, sigaranın aşk hayatınıza olumlu bir yan etkisinden söz ediyorum.
Malum, çok yakında (galiba 19 Temmuz) sigara yasağı başlıyor. Artık cafe, bar, restoran gibi yerlerde sigara içmek yasaklanacak. 15 yıllık bir sigara tiryakisi olarak kararı kınıyorum. Ama zannetiğiniz sebepten değil, evli olduğum için.
Şöyle anlatayım: Sigara yasağı birçok batı ülkesinde bizden önce başladığı için konuyla ilgili yeni kavramlar da oradan çıkıyor. Bunlardan biri de "smirting". Bu ne lan diyenler için anlatayım. Smoking ve flirting kelimelerinin birleşimi. İki-üç yıl önce özellikle İngilizler kullanmaya başlamış.
Şimdi şöyle oluyor: Bara gittiniz, güzel güzel takılıyosunuz, canınız sigara çekiyor. E ne olacak? Tabii ki dışarıda kapının önünde içebileceksiniz. Haliyle orada sizin gibi erkekler/kadınlar da olacak. Sigara içerken bi yandan da sohbet doğacak, bu küçük sohbetler beraberinde yeni aşkları da getirecek. Belki! Ya da kızın erkek arkadaşı arkanızda belirecek, "noluyo lan burda" diyecek. Siz de ya delikanlılığa b.k sürdürmeyip "sanane lan" diyceksiniz ve kavga çıkacak, ya da "hiiç, çakmağımı unutmuşum da" diyip sıvışacaksınız.
Birçok ülkede yasak sayesinde kapı-önü aşkları doğmaya başlamış. Hatta online aşkları bile geçtiği söyleniyor. Bakalım smirting bizim memlekete nasıl uyarlanacak? Bizde de bu smirting "skills" olmasın sakın! Ne de olsa "smoking kills".

06 Temmuz 2009

mutluluğun resmini çizebilir miyim?

Geçen gün sıpayla birlikte asansördeyiz. 11. kattan inerken yolculuk biraz uzun sürüyor. Sıpa sırtını duvara vermiş, her kattaki kapıya bakarken kafası bi yukarı bi aşağı inip çıkıyor.
Birden durdu, kafasını bana doğru kaldırdı, o muhteşem ve cevabının hiçbir zaman değişmeyeceği soruyu sordu:
"Baba, beni seviyo musun?"
Gözlerim buğulandı. Hemen sarıldık. Hiç değişmeyecek cevabımı verdim.
"Sevmek de laf mı? Ben sana bayılıyorum!"

04 Temmuz 2009

günün müziği

Yaz geldi de geçiyor. Tatile giden var gidemeyen var. Sokaklarda marsık gibi yanmış hatunlar görüyorum sıkça. Gidenlerin tatilinde gözüm yok demeyeceğim çünkü var! Ben gidemiyorsam kimse de gitmesin arkadaş! Neyse bugüne kadar gezdiklerime sayarım artık. Seneye inşallah diyorum, bu güzel yaz günlerinde tatili, Datça'nın mavi denizini, Kaş'ta günbatımını hatta İstanbul'da boğaz kenarındaki ılık esintiyi hatırlıyorum, hayallere dalıyorum, çıkmak istemiyorum.

oyum toprak dede'ye

Sanırım on yıldan fazla oluyor TEMA Vakfı'na üye olalı. İlk üye olduğum zamanlar düzenli olarak bültenlerini filan gönderiyorlardı ama kısa bir süre sonra kesildi. Belki adres değişikliğinden, belki de sadece bir kez bağış yaptığımdan olsa gerek. Ama gönlüm hep onlarla oldu.
Toprak Dede diye anılan Hayrettin Karaca'yı artık bilmeyen yoktur herhelde Türkiye'de. Bilmeyen varsa da gitsin kafasını duvara vursun, bu yazıyı okumaya devam etmesin. Kendisi son günlerde yine gündemde Okan Bayülgen sayesinde. Okan arada bir böyle iyi şeyler de yapıyor bu tür insanları TV'ye çıkararak. İlk kez geçen seneydi sanırım, Kanal D'deki gece şovuna çıkarmıştı Muazzez İlmiye Çığ ile birlikte. Hani şu meşhur Sümerolog. Onu da tanımayan varsa bi tokat atsın kendine, gitsin sonra öğrensin. Ama bu yazıyı okumaya devam etsin. Çığ'ı tanımayanı affedebilirim çünkü.
Okan'ın programında Hayrettin Dede'nin Muazzaz Nine'ye yaptığı kur, sevgisini ifade etmesi hala aklımda.

"Seviyorum seni kız, ne var bunda!" diyordu haylaz bir çocuk gibi.
Meselenin popüler kısmı bir tarafa, dün yine izledim Okan ile Hayrettin Dede'yi bu kez NTV'de. Yine döktürdü, yine geçirdi ona buna. (Yalnız müthiş bir genç kuşak geliyor dedi,buna pek katılmıyorum)
Bir de müjde verdi. Siyasi parti kuracaklarmış. "Hiç tanımadığınız insanlar olacak" dedi Toprak Dede. Bayıldım. Heyecanla bekliyorum.
İlk zamanlardaki misyonu, yani erozyonla mücadele, artık çok daha gelişmiş. Sadece toprak kaybını önlemek değil, aynı zamanda toprak! (ülke) kaybını önlemek olmuş. Mesaj vermek ya da almak sevdiğim şeyler değil ama, dikkatle dinledim yine dedeyi. Yine tüketim çılgınlığı/aptallığı, artık ne derseniz, ondan dert yandı.
"Biz tüketime karşıyız" dedi. "Tamamen değil tabii, yalnızca ihtiyacınız kadar tüketin diyoruz"
O kadar haklı ki! Fırsat bu fırsat, uzun zamandır AVM denen sülüklere ettiğim küfürleri buraya da yazıp ölümsüzleştirmek istiyordum, şimdi vesile oldu. Topunuzun a.q.! (aile okuyor diye kısa kestim)
Yeri gelmişken AVM olayına da gireyim arada.
"Ortaçağ'da şehirlerin en gözalıcı binaları ibadet merkezleriydi. Çünkü hayat, dine dayalıydı. Aydınlanma döneminde bunların yerini sanat merkezleri aldı. Bugün her yerde alışveriş merkezleri inşa ediliyor. Çünkü günümüzde hayatı, ticaret yönlendiriyor"
Bu sözler Ankara'daki Or-An şehrinin de kurucusu olan mimar Şevki Vanlı'ya ait. (Can Dündar'ın bir yazısından alıntıdır).
Rahmetli ne kadar haklıymış. Şimdi düşünün, özellikle kış aylarında evden çıkıp dolaşabileceğiniz neresi var? (Hele de Ankara gibi bir yerde) Kışın sokakta donmaktan iyidir diyenler olabilir ama sokak cafeleri yada mağazaları bana her zaman daha cazip gelmiştir. Bir de bu AVM'lerde bir saat geçirdikten sonra neden baş ağrısı çekeriz, bunun cevabını bilen var mı? Oksijen eksikliği mi, yoksa bendeki katlanma eşiğinin o kadar olması mı acaba?
Konuyu yine dağıttım, Toprak Dede'ye döneyim iyisi mi! Tüketimin azalması gerektiğini söylerken bir şey daha söyledi ki, eğer parti programın koyarlarsa ve bunu slogan yaparlarsa hemen hükümet olurlar. :)
"Eğer sadece ihtiyacımız kadar tüketecek olursak, yılda sadece 15 gün çalışmak yeterli olacaktır" diyor. "Yılda" lafı belki biraz abartı ama hemen herkes "ayda"ya bile razı olacaktır kesin.
"Yiyecek, içecek, sağlık, eğitim... Bunlar dışındaki hemen herşey gereksiz tüketim," diyor çift geyik karaca. Haklılık payı var tabii ama biraz da geyiğe kaçıyor buradan sonrası haliyle. Artık günümüzden Taş Devri'ne dönmek de saçma olur netekim. Gerçi abartması da iyi. Çünkü bu ülkede abartmadan oy almak imkansız.
Tüketim-üretim ilişkisi ve ekonominin çarkları meselesi girecektim bu yazımda aslında ama çok sıkıldım. Şu yazıyı yazmak aralıklarla 2 saatimi aldı allah sizi inandırsın. Düşünüyorum da, gazetelerin köşe yazarlarının işi zormuş ya. Hergün koca köşeyi doldurucak yazı yazmak kolay değil. Gerçi bi dakka ya, o parayı bana verseler neler döktürürüm lan!

22 Haziran 2009

boom sheke nana...


Bundan 25 yıl kadar önce bir arkadaşımın babası TV'de ilk kez izlediği Belkıs Akkale'nin meşhur biri olacağın söylemişti. Adam bildi. Belkıs Akkale birkaç sene içinde "türkü bacı" oldu.
Şimdi, naçizane (doğrusu budur, böyle yazılır) benzer bir kehanette bulunup, yeni bir şarkıcıdan bahsedeyim dedim. Belki de çok büyük bir kehanet olmayacak ama yine de yazayım. Adı Sinem Saniye. (Berbat bir sahne ismi değil mi? Aslında Sinem Varoğlu imiş ama niye Saniye yaptıysa artık) Ama sesi şahane. Bu ara "are we in love" videosunu MTV'de görmüş olabilirsiniz. Görmediyseniz bi zahmet dinleyin, popjazz sevenler bana hak verecektir. Klibi ilk gördüğümde kızın Türk olabileceğini hiç tahmin etmemiştim, taa ki altta ismini görünceye kadar.

Müziği biraz pop, biraz caz, biraz bossa nova, biraz oriental melodiler. Bunlar harman olunca ortaya güzel bir albüm çıkmış. Albümün adı "when I don't sleep". Başlıktaki de, yani "boom sheke nana", biraz tuhaf bir şarkı ismi ama güzel. Albümün tamamına yakınını dinledim. Internet sağolsun. Zaten Sinem de myspace sayfasına büyük kısmını koymuş. Bu kızda iş var dedim dinler dinlemez. Zati kendisi ödül filan almış yarışmalarda Amerika'da. Avantajı (ve zaten böyle müzik yapabilmesinin nedeni) 3 yaşından beri New York'ta yaşıyor olması bence. İnşallah hatun kızımız enternasyonel düşünür, öyle çalışır da, heba olup gitmez. Niye böyle düşünüyorum peki? Çünkü ablam bir röportajda Türkiye'ye gelip müziğini tanıtmayı, konser vermeyi çok istediğini filan söylüyor.
Umarım bu yazımı en kısa zamanda okur. Çünkü kendisine bir çift lafım var: "Kızım sakın gelme buralara! Uzak dur Türkiye'den. Ya anlamaz buradaki hıyarların çoğu senin müziğinden, ya da kısa yoldan para yapma hevesine kapılıp, burada kısılır kalırsın! (Bkz. Hadise) Halbuki sen bir Norah Jones olabilirsin, ama biraz çirkinsin be kızım!" Son kısmı biraz acı oldu ama gerçek bu.
Şuraya bi resmini koydum, bir de "boom sheke nana"yı. Bi dinleyin, bakalım sevecek misiniz?

Boom Sheke Nana - Sinem Saniye

Maalesef şarkının full versionını bulamadım. Onun yerine MTV'de dönen klibi koyayım bari. Ama telafi edicem, söz!

19 Haziran 2009

günün şarkısı

Günün anlam ve önemine binaen...(Malum yatıyoruz kalkıyoruz İran!) Marjan (Mercan) İran'lı bi şarkıcıymış...Bakalım hatırlayan olacak mı? Sanırım Ajda Pekkan Türkçe olarak söylemişti bunu. Onu da aradım ama bulamadım. Bilen, bulan varsa bi zahmet...

süper bi icat...mı?

Ey reader,
Bloglararası gezintimde yeni bir widget buldum. Eğer Türkçe bilmiyorsanız! hemen sağ tarafta bu çeviri hizmetinden faydalanabilirsiniz :)
Google her b.ka elini atıyor, çok faydalı şeyler yapıyolar ama bu kez fena cortlamışlar. Ulan adam böyle bi çeviri hizmeti vermeye utanır be. Hani Fransızca-İngilizce arası çevirilerin kalitesini bilmiyorum ama İngilizce-Türkçe arası çeviriler bi halta benzemiyo. Arkadaş, (Larry, Sergey size sesleniyorum ulan) böyle bişeyi hiç koymasan daha iyi. Yapıyosan tam yap, yada hiç yapma! Yok yok, hiç yapma daha iyi. İşsiz filan kalırız hafazanallah!
Bu arada, İngilizce çevirisine baktım da benim sayfanın, bi önceki postun başlığını görünce çok güldüm.
Bunda sonra böyle, ey reader! :)

16 Haziran 2009

artık mekan da tanıtıyorum ey okuyucu...

Bugün blogum hakkında ilk kez övgü aldım. İş arkadaşım Gökçe aynen şunu söyledi: "Senin blogun güzel ya. Değişik şeyler yazıyosun..."
Aldığım gazla hemen bir post daha gireyim dedim. Bu kez bir mekan tanıtımı yapıyorum sevgili okuyucu. Aslında bu yazıyı Pazar günü yazacaktım ama fırsat olmadı. (Pazar günü ne yaptım ki fırsat olmadı diyorum. Hiiç. Haa, çalışıyodum ya lan!)
Neyse konuya gireyim. Yeni mekanımızın adı Nada.
Tunus Caddesi'ndeki mini minnacık ilk yerden sonra, Çayyolu'nda biraz daha büyüdü, abi oldu sanki. Cumartesi gecesi açılışı vardı. Patron da taaa liseden arkadaşım olunca davet edildik söylemesi ayıp. Neyse yediğim içtiğim benim olsun, Nada Çayyolu nasıl olmuş onu alatayım.
Bi kere büyükçe bir bahçesi var, bir kısmı çim, bir kısmı ahşap. Dekorasyon güzel gibi görünüyor. (Açılış gecesi olduğu için çok kalabalıktı ve haliyle mekanda herşey daha tam yerli yerine oturmamıştı) Yani bahçe yaz akşamları için harika görünüyor. Park caddesi denen tiki mekanına yakın ama azcık mesafe olduğu için izole gibi. Bence avantajı, öyle tiki bi yer olmayacak gibi aynı zamanda. Yani en azından 18-20'lik Abercrombie t-shirtlü bebeler buraya gelmez herhalde.
İçeriyi açılış gecesi izdihamda pek göremedim ama açılıştan birkaç gün önce gördüğüm için söyleyebilirim ki, buranın favori konumu şömine önü olacak. Geniş ve rahat koltuklar kışın çok iş yapar diyorum ben. Dekorasyonda gri ve pastel renklerle "eskitilmiş havası" hakim. (Ulan baya baya gazete dergilerde mekan tanıtımı yazan lavuklarınki gibi oldu be)
Bir de üst kat var ama orası da yaz sezonundan sonra aktif olacakmış. Patron öyle dedi. Yemekler de güzel olacaktır, eminim. Ne de olsa tecrübeliler bu konuda. Açılıştan önce gittiğimde yemekleri deniyolardı. Burgerler güzel olacak gibi. Menüyü tam olarak bilmiyorum ama burger ve pizza menüsünün yanında, meraklısı için tavşan b.kuyla rafine edilmiş, manda kaymağında pişirilmiş mantar piazella benzeri şekil yemekler de olacaktır kesin. (Biraz fazla mı abarttım ne!)
Peki ya fiyatlar? diyeceksiniz. Şöyle söyleyeyim, Park caddesinde olduğu üzere kol gibi geçirmeyeceklermiş. Daha makul olacakmış.
Peki buranın farkı ne olacak? Benim için "arkadaşımın yeri, arada bir gider takılırım"ın dışında bişey olacak burada. Pazar günleri kahvaltı (yani brunch herhalde, gerçi artık her yerde var, hatta Kızılay'da 25 çeşit kahvaltı+sınırsız çay 2 lira gibi über kampanyalar bile gördüm) veeee mangal var. Çok mangalcı bi adam değilim ama güzel olur o bahçede kesin. Bir Pazar öğleden sonre ekipçek gidilirse eğlenceli olur derim ben.

bu çocuk beni öldürecek!

Sıpadan bahsediyorum. Bu çocuk gerçekten bir gün beni öldürecek galiba! Artık her telefon çaldığında "Allah'ım kötü bi haber olmasın, ne olur!" diye açıyorum telefonu. Henüz 2 yaşında olmasına rağmen o kadar çok vukuatı var ki!
Son olay yine kalbimize indiriyordu. Beyefendi bu kez de kendini banyoya kilitlemiş.
Sabah yine Başkan'ın telefonuyla olay yerine koştum. Sıpa uyandıktan sonra banyoya girmiş, kapıyı kapatmış, bi de üzerine kilitlemiş. Ulan, sen daha çişini kakasını bezine yapan bi bebesin, ne diye banyo kapısını kilitliyosun? Ama işte içeriden çığlıklarını duydukça da kalbim ağzıma geldi. Başkan kapının bi tarafında, sıpa diğer tarafında ağlıyo, bağırıyo. Neyse ki bizimkilere (peder-valide) yakın oturuyoruz da hemen yetişmişler benden önce. Gittiğimde peder hala kapıyı yıkmaya uğraşıyodu. Bi yandan da bütün kilit sistemini sökmüş, kapıyı dövmekle meşguldü. Neyse, çok geçmeden kapıyı açabildik. Sıpanın ağlamaktan gözleri şişmiş (anasına çekmiş), salya sümük birbirine karışmış. Çıkar çıkmaz bana sarıldı, kafasını omzuma koyup ağlamaya devam etti. Çok dramatik bi sahne!
Neyse oyaladık biraz, bak kammon geçiyo, bak otibis geçiyo filan derken sakinleşti. Sonra Başkan geldi, 'gel buraya eşşek sıpası' diyip kucağına alır almaz bizimki bi daha başladı. Ana-oğul biraz daha ağlaştılar filan. Bu arada bütün bunlar yaklaşık 20 dakika içinde oluyor. Sabah sabah trajik mi desem, trajikomik mi desem bi olay daha yaşadık.
Bu olay bizim sıpanın 2 yıllık hayatında kim bilir kaçıncı vukuatı. Kaç kere düştü, kaç kere bişeyleri kırdı, kaç kere gelen bi telefonla eve koştum, daha şimdiden bilemiyorum. Dün bi laf etmişti, ben bunu kesin bloga yazarım diyodum, gerçekten bu olay vesile oldu şimdi. Yıllar sonra belki bunları okuyacak, "ulan ne haylaz bebeymişim, annemle babamın ağzına s.çmışım afedersin" diyecek.
Neyse dün bu arkadaş benim söylediğim birşey üzerine, sanırım komiklik olsun diye, "Baba beni öldürüyosun be!" demişti. Şimdi ben bu lafı kendisine aynen iade ediyorum.
"Sen beni öldürüyosun eşşeğin sıpası!"

Not: Bu arada banyo kapılarını sadece içeriden kilitlenecek şekilde yapan tasarımcının, dekoratörün, kapı imalatçısının, artık kim varsa ........ Hemen buna bi çare buluyorum.

11 Haziran 2009

bebek mi? çocuk mu? adam mı?


Geçenlerde sıpa uyusun diye yanında yatıyorum. Arkadaşın uykuya dalması minimum 30 dakika olduğu için dikkatini çekecek şeylerden uzak durmak gerekiyor. Buna konuşmak da dahil, hatta en başta o geliyor.
Ama o bıdı bıdı bişeyler anlatıp duruyor. Cevap vermiyorum. Birşeyler soruyor, anlatmaya devam ediyor, cevap vermiyorum. Kalkıyor, oturuyor, konuşmaya devam ediyor, susuyorum.
En sonunda dayanamadı galiba. "Ya baba dinlesene" dedi. Benden yine ses yok. Devamında beni afallatan, ardından da koparan o cümle geldi.
"Ya baba dinlesene adamı!"
Bu bebe henüz 2 yaşında yaaaaaaaaaaaa!

günün müziği

10 Haziran 2009

vasiyetimdir


Evet, bu bir vasiyettir! Öldüğümde beni buraya, yani Çıralı'ya gömün. Hatta ölmeden önce de götürüp beni buraya atabilirsiniz, itiraz etmem.
Geçen hafta Başkan'la birlikte (Başka bizim evin başkanı, yani zevcem) bir Antalya seyahati yaptık. Sıpayı da attık anneanneye, günübirlik bi kaçamak yaptık Çıralı'ya.
Çıralı'yı bilen biliyordur, bilmeyen için nasıl gidlir ne yenir ne içilir uzun uzun anlatamam. Neticede seyahat yazarı değilim ya! Bilmeyen varsa internetten bulsun. Ama yine de kısaca özetleyeyim. Dünyanın belki de en güzel denizi ve kumsalı burada, tam da Olympos antik kentinin dibinde. Hatta bir keresinde The Times dünya üzerindeki en güzel dördüncü kumsal seçmiş Çıralı'yı. Hemen yanı başındaki Olympos'a göre daha az biliniyor. Keşke hiç bilinmese de sadece bana kalsa!
Giderek daha fazla tanındıkça, daha çok insan buraya geliyor. Sadece tatil için değil, tamamen buraya yerleşmek için. Hani gazetelerde okuruz, ya da bir arkadaşımızdan duyarız ya, filanca ünlü ya da falanca bilmemkim tası tarağı topladı, bıktı büyükşehir hayatından, küçük bir sahil kasabasına yerleşti diye. (Nitekim bu hemen hepimizin hayali galiba) İşte ben bunlardan biriyle tanıştım Çıralı'da. Kanlı canlı karşımızda oturdu, sohbet ettik. Şehir efsanesi değilmiş bunlar.
Adı Funda. Kendisi yedi yıl önce İstanbul'da büyük bir şirkette yöneticiyken, bırakmış herşeyi bir gün, sonra da Ege ve Akdeniz sahillerini dolaşmaya başlamış yaşayacak bir yer bulmak için. İki yer belirlemiş önce kendisine: Kabak Koyu ve burası. Sonra tabii ki Çıralı'da (aslında Olymos'ta) karar kılmış. Yedi yıldır burada yaşıyor. Altı ay Çıralı-Olympos, altı ay İstanbul, Tayland, Kamboçya, Sri Lanka, Hindistan, Allah ne verdiyse geziyor. Hikayesi biraz daha uzun ve ayrıntılı aslında ama tembellikten hepsini yazamayacağım şimdi. Peki, dedim, bu değirmen nasıl işliyor? Çok paraya gerek yok ki, dedi. Uzakdoğu'da öğrendiği terapi masajı ufak ufak geçimini sağlıyormuş. (İç ses: Başka birşeyi vardır onun, aileden filan geliyodur kesin, yoksa nasıl geçinilir yav masajla) Uzakdoğu felsefesiyle filan da ilgileniyor galiba. Arkasından dedikodu yapıyor olmayayım ama hafiften uçuk gibiydi:) Mesela Hindistan'da dört ay kalmış. Sadece yarısını gezebildim, dedi. Bu biraz ipucu verir galiba kendisi hakkında. Bu Funda'dan bi arkadaşıma bahsettiğimde bana enteresan bi soru sordu. Peki, dedi, mutlu mu görünüyordu? Önce bi düşündüm. Yahu hakkaten mutlu muydu? Çok da mutlu görünmüyordu. Belki yalnızlıktan sıkılmıştır bilmiyorum ama huzurlu görünüyordu. Yüzünde bi huzur ifadesi vardı. En önemlisi de bu galiba.

Funda'ya daldım, konuyu dağıttım. Çıralı'yı çok da övmeyeyim ki, gitmeyin. Kirlenmesin, kalabalık olmasın oralar istiyorum. Ya da neyse gidin görün. Ama kirletmeyin, iyi bakın ne olur! Ha bir de gitmişken Karakuş Restoran'a uğrayın, Ayfer ile Zeynep'e selam söyleyin.

29 Mayıs 2009

iş arıyor çocuk!

Kardeşim bu ABD hakkaten enteresan bi yer. Niyesini sonra söyleyeyim.
Vimeo'da gezinirken Ross Ching diye bi elemanın filmlerine rastladım. Time lapse ve stop motion ile ilgileniyor arkadaş. (Dikkat edin spesifik ilgi alanı var. Başarıya giden yolu yarılamış). Hakkaten yaratıcı ve güzel filmler yapmış. Nasıl yaptığını da anlatmış. Eğer zamanım olursa onu da anlatacağım. (Bizim sıpa uyanmak üzere. Birazdan başıma gelip maka maka aç diye tutturabilir).
Filmlerinden birinin videosu aşağıda. Giderek tecrübe kazandığı için galiba en iyisi bu. Çünkü bu Ross daha geçen yıl mezun olmuş San Diego University'den. Başta sorduğum sorunun cevabı da bununla ilgili. Ross'un bir de sitesi var. Burada diyor ki: şu anda işsizim, iş veren olursa eşşek gibi çalışırım abi. (tam öyle değil de neyse..) Yahu herif hakkaten yaratıcı, üstelik yeni mezun olmuş. Ulan bi TV kanalı da herifi işe alıp iliğini kemiğini emse ya. Yoksa bu kriz Amerika'yı hakkaten çok mu fena vurdu? Bizde olsa elemanı alır, günde 28 saat çalıştırır, kablo taşıttırır, fikirlerini çalar, para diye sorunca da s.ktiri çeker vaye eline bi ticket tutuşturup gönderirler. Eleman da a.q. ben bu memleketin, komünik yapacaklar adamı zorla arkadaş der. Nereden biliyosun bunları diye sormayın!
Neyse uzatmayayım. Film aşağıda. Ha bu arada, bizim saç sakal uzatıp yaratıcıyım ayaklarıyla gezinen götoşlar da izlesin, utansın. Gavurun bebesi neler yapıyo diye. Ha senin yaratıcılığın nedir arkadaş diye de soran olabilir. Yukarıda bahsettiğim sıpa diyeyim, o kadar!

Death Cab for Cutie - Little Bribes from Ross Ching on Vimeo.

27 Mayıs 2009

bize vaad edilen gelecek nerede?


Martin Varsavsky Arjantin doğumlu, ABD'de okumuş, şu anda da İspanya'da yaşayan Yahudi bir girişmci. Telekomunikasyondan sağlığa, birkaç alanda çok sayıda şirket kurmuş, çok sayıda ödül almış bir işadamı. Aynı zamanda uluslararası ilişkiler konusunda da eğitim almış ve konferanslar veren, kısacası sözüne itibar edilen biri. Sadece bu özellikleri bile aşağıda bahsedeciğim bir makalesinin dikkate değer olduğunu gösteriyor.
Varsavsky'yi, bir arkadaşım facebook'ta bu makalesini paylaştığında keşfettim. Makalenin başlığı "Where is the future that we were promised?" (Bize vaad edilen gelecek nerede?)
"1945 yılında doğan birisi, hayatının ilk 30 yılında, 1975 yılında doğmuş birine göre çok daha fazla yeniliğe şahit oldu" diyor Varsavsky yazısının bir bölümünde. Ben de 1975 doğumlu biri olarak hemen düşünmeye başladım. Ben doğduğumda TV, telefon, saatte 300 km hız yapabilen arabalar, --Türkiye'de olmasa bile-- hızlı tren, uzay mekiği, antibiyotikler, elektrik!, ateş!, tekerlek! ve daha bir sürü şey icat edilmişti. Üstelik bunların çoğu geçtiğimiz yüzyıl içinde bulanan şeylerdi. Peki son 30 yılda hayatımıza yeni olarak giren ne var hiç düşündünüz mü? Hemen internet akla geliyor ama onun bile temelleri 60'ların sonunda atılmıştı. Bilgisayar teknolojisindeki gelişimin hakkını yememek lazım, kabul. Evet, bir de kablosuz iletişim, yani cep telefonları. Peki bunun dışında akla gelen yeni birşey? Hemen hemen yok gibi değil mi?
Hala aynı mantıkla çalışan motorların kullanıldığı arabalara biniyoruz. 1960'lı yıllarda yaşamış bir araba tamircisi, bugünün arabalarını da kolaylıkla tamir edebilir mesela! TV ve radyo yayınları hala aynı sistemle yapılıyor, hala aynı antibiyotikleri ve aynı ağrı kesicileri kullanıyoruz, organ nakli 30 yıl önce de vardı, giysilerimiz aynı malzemelerden yapılıyor ve insanoğlunun uzayda ulaşabildiği en uzak nokta ay!
Bundan 30-40 yıl önce yapılan uzay konulu filmlerde 2000'lerin başında insanoğlunun uzay maceraları konu edilirdi. (Hatırlayınız Kubrick'in Space Odyssey, Turist Ömer Uzayda v.s.) Demek ki o zaman Hollywood yapımcıları ve senaristleri bile 2000'li yılların başında ırkımızdan çok umutluydu. Fakat tüm bu umutlar boşa çıkmış görünüyor.
Tıp çok hızlı ilerliyor denir hep ama bilimadamları AIDS'e çare bulamadı ve kanserden ölen insan sayısı her geçen yıl katlanıyor. Enerji olarak da hala aynı şeyler kullanılıyor: nükleer ve fosil yakıtlar. Rüzgar ve güneş enerjisi üretimi ve haliyle tüketimi hala çok sınırlı.
Bizim okullarda okuduğumuz dersleri düşünün. Matematik, kimya, fizik... Son 50 yılda ders kitaplarında değişen bir şey var mıdır sizce?
Ekonomik anlamdaysa çok ileri seviyelerde görünüyoruz değil mi? Ama aslında gerçek öyle değil diyor Varsavsky. Bizim neslimiz, anne-babalarından ekonomik olarak daha kötü durumda olan ilk nesildir diyor. Haklı mı acaba? 50 yıl önce, --hatta Türkiye için o kadar da geri gitmeye gerek yok, mesela 20 yıl yeter-- bir ailede genelde sadece baba çalışır para kazanırdı. Oysa modern zamanımızda, genelde hem anne hem de baba (iş bulurlarsa) çalışıyorlar ve bir ev yada bir araba sahibi olmak için yıllaaaar boyu kredi/borç ödemek zorunda kalıyorlar. Eşden dosttan alınan borçlarla ev sahibi olan akrabalar şimdi nerede? Büyüklerimizin, "paranın kıymeti kalmadı" sözleri kulaklarınızda çınlıyordur eminim!
Peki bu zaman zarfında insanın kültürel değişimi nasıl oldu acaba? Sinemada bilgisayar teknolojisindeki gelişime bağlı olarak görsel efektler anlamında bir değişim inkar edilmese de, temelde konular aynı, teknikler çok benzer, hatta artistler/aktristler bile hala aynı. (Bkz. Altın Kızlar Türk versiyonu) Sinemaya gittiğimizde filmi izlediğimiz perde aynı mesela. Dijital bir ilerleme var ama bu beraberinde kaliteyi getirmiş değil maalesef. Yani ilerleme ancak elekronik alanında olmuş, optik anlamda değil. Birçok usta fotoğrafçı Leica'nın eski modellerini, dijital makinelere tercih ediyor mesela. Plastik sanatlarda da zaten radikal değişimler olması pek mümkün görünmüyor. Ama müzik konusu biraz kafa karıştırıcı.
Bir önceki postta müzik zevkimin değiştiğini, artık gürültülü müziğe çok da tahammül edemediğimi yazmıştım. Dinlediğimiz müzikler için de tuhaf bir durum söz konusu aslında. Ben ve birçok arkadaşımın anne/babası gençliğimizde dinlediğimiz müzik türlerinden nefret ederlerdi. Metallica, Guns n'Roses, Bon Jovi gibileri anne/babasıyla dinleyen kaç kişi vardır 30'lu yaşlarında olan? Ama bundan 15 yıl sonra, benim ufaklık 17 yaşında olduğunda, onunla birlikte Madonna dinleyebilirim mesela. (Tabii eğer hala yaşarsa, ki kadın Benjamin Button gibi sanki) Yada bir Beyonce, Black Eyed Peas, Britney Spears, hatta Justin Timberlake'e bile itirazım olmayabilir. En azından bir iki şarkı dinlerim. Neyse, mevzuyu fazla dağıtmayayım.
Sonuç olarak, aslında inovasyonun hızını/oranını ölçmek çok zor ama buluşların hızı azalıyor diyor Varsavsky, ki bence de çok haklı.
Bu enteresan yazının şu cümseliyle bitirelim: "Gençken dişime yapılan dolguyla ilgili yakındığımı hatırlıyorum. Dişçim, ben büyüdüğümde başka bir iş bulması gerekeceğini, çünkü o zamana kadar çürüklere karşı bir aşı bulunmuş olacağını söylemişti. Hani nerede diş çürüğüne karşı aşı?"
Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

iyi müzik nedir?

İyi müzik insanın kendine yakışanı dinlemesidir! haha...

Sokakta yanınızdan geçen adamın suratına bakıp ne tür müzik dinlediğini, hangi grupları sevdiğini tahmin edebilir misiniz?

Ben bi ara rock filan takılıp duruyodum. Çok iyi bir rock dinleyicisi olmadım hiçbir zaman ama az çok eşlik edebilirim gençlik yıllarının verdiği hevesle dinlediğim rock şarkılara. Fakat 30'lu yaşlara yaklaştıkça, hele de geçtikten sonra artık (yaşlı tabiriyle) kafam kaldırmaz oldu. Gerçi hiçbir zaman death metal filan dinlemedim ama artık gürültü beni yoruyor. Son birkaç yıldır chill out, lounge v.s. daha çok sarar oldu beni. Neyse, uzun lafın kısası, Bush'un bu şarkısını belki biliyorsunuzdur. Ama bir de Cafe Del Mar compilation serisine koydukları bir n.o.w. remixi var ki, son birkaç yıldır bıkmadan usanmadan dinliyorum. Paylaşayım, iyi müzik neymiş göstereyim dedim!




26 Mayıs 2009

carolina, texas, las vegas v.s....


Bir süredir blog alemini incelemeye dalmıştım. Blog işine yeni başlayan birinin ilk yapması gereken bence bu. Bu kadar çok blog olduğunu ve bu kadar çok takip edildiğini hiç tahmin etmemiştim. Meğer neler varmış neler... Blog işi geleceğin işi benden söylemesi!
Gezinirken bir sürü şey buldum ve bu arada tabii yazacak şeyler de birikti. Fakat bu sabah rastladığım bir siteye göz atmınızı özellikle tavsiye ederim. (İngilizce şart!)
Archives of Turkish Oral Narrative yada Türk Öyküler Sandığı... Halk hikayelerinin, fıkraların ingilizceye çevrilmiş hali. Bayağı matrak şeyler var. Listenin en sonunda (yok sondan bir önce) lazların Amerika'yı keşfi ve yer isimleri konusundaki geyik de var. İşte bir örnek:

A large segment of Lazes never went far beyond their landing place in northeastern United States. One day when they were entertaining themselves with songs and dance, their sounds grew into an uproar. Finally a prominent member of that group stepped forward to caution his kinfolk about all the noise they were creating. He said, "Yeter, bu ne yaygara?" Someone retorted, "ne yaygara? [what hullabaloo?] should be the name for this place." In time, ne yaygara became the name of a great waterfall, Niagara.

07 Mayıs 2009

yanlış anlaşılmasın

Bir önceki postta b.k attığım kişi Seda bacım değil, stüdyo bacılarıdır. Kimse yanlış anlamasın, ben Seda bacımı takdir ediyorum. Yalnız Gökhan Güney kündeye alırken yaptığı o el kol hareketleri nedir öyle ya...

önceleri ... derler, sonra hanımefendi olursun!

Televizyonları izledikçe bu başlıktaki laf aklıma geliyor hep. Ulan bizim millet harbiden toptan alzheimerlı. Yani sadece unutkanlık değil; mantıklı düşünme kabiliyeti de yitip gitmiş. Açın ünlü Türk düşünürü Seda Sayan bacımın sabah sabah programını, bunu göreceksiniz. Bundan 20 sene önce bu ablaya küfredenler, onun bunun çocuğunun anası diyenler, şimdi b.kunda boncuk bulmuş gibi seviniyolar hatun stüdyoya girerken. Şimdi bakın bakalım aşağıdaki videoya! Alkış manyağı ikiyüzlü stüdyo ablaları bunu 20 sene önce izlediklerinde ne demişlerdi acaba bi tahmin edin.
(Aslında ünlü Türk düşünürü Seda bacımın dediği gibi: herkes kendi kalbinin ekmeğini yer) Sen neyi yiyosun diye sormazlar mı adama?
Ha bu arada, ilk yardım nasıl yapılmaz, onu da öğreniyoruz videoda...

06 Mayıs 2009

yemekteyiz bunu da yaptı

Sonunda bu da oldu! Yemekteyiz denen show programının yapımcıları hayallerin sınırlarını zorladılar ve belki de Türk tv tarihinin en enteresan yarışmacısını buldular. Bu haftanın yarışmacısı Urfa'da yaşayan bir İsveçli kadın. Bildiğin sapsarı İsveçli. Hem de kendisi Urfa şivesiyle Türkçe konuşuyor. İnanılır gibi değil. Victoria birkaç yıl önce karayağız Urfalı bi elemanla evlenip buraya yerleşmiş. "Gidiyem geliyem" diye konuşuyor ve bir gelin olarak damadın ailesinin kendisinden beklediği herşeyi yapıyormuş. Urfa yemekleri dahil! Ne acayip memleket olduk ya! Aşk nelere kadir? Peki şimdi soruyorum: İsveçli 1.90'lık sarışın mavi gözlü bi herif, Urfalı bir Türk kızına aşık olup onunla evlenmek ve Urfa'ya yerleşmek istese ne olurdu? Baltacı Mehmet Paşa Çariçe Katerina'yı yedi mi yemedi mi? tartışması gibi bişey. Hep gavurdan kız mı alıcaz, de mi ya?

ingiliz rap

Daha evvel bu İngiliz grup The Ting Tings hakkında yazmıştım. Hatta bir videolarını bile eklemeye başarabildim buraya. Şimdi daha da ileri gidip buraya bunların başka bir şarkılarının (Victoria's Secret defilesinde çalan) audiosunu ekledim. Ama cover hali. Başka bi İngiliz rapçi Tinchy Stryder diye bi herif. Bu herif şu ara UK top 40'de başka bi single ile bir numara. Ama bu cover İngiliz aksanlı rapin de eğlenceli olabileceğini gösteriyor. Bu arada, beni okuyan var mı? Bakın ne hizmetler sunuyorum. Hatta beleş online müzik sitesi de sunuyorum burada. Gayet başarılı...

05 Mayıs 2009

ilk zafer


The Ting Tings & Estelle - Medley (Live at The Brit Awards)
Yükleyen wonderful-life1989

Aha da budur! İki post önce beceremediğim şeyi, şimdi canım arkadaşım Umur sayesinde başarabildik. Yani o yaptı. (Specials thanks to Umur!) Kendisi bunun karşılığında benden Amazon.com'dan kitap istiyor ama canı sağolsun. Birgün o da olur elbet. (Daha çok bekler!)

Çok sesli Türk halk müziği korosu

Hazır bloglamaya müzik mevzusundan girmişken, TV'de son zamanlarda dönen bir reklam hakkında yazayım dedim. Hani bir klima reklamında "aramızda dağlar var" türküsünü söyleyen bir koro var ya, işte o koro ve o reklam bana çocukluğumu hatırlattı. Daha TV tek kanallıyken (ne klişe ama!) ve de gündüz yayınları yokken, evdeki tek ses TRT'nin radyosuydu. Ben daha ilkokula başlamamıştım galiba, yada başlamıştım ama sabahçıydım galiba. Annemin gün boyu yemek yaparken, arkadaşlarıyla laflarken filan hep açık olan radyodan genelde hatırladığım şey çok sesli Türk halk müziği korosu. Şimdi de türküleri, ama TRT formatındaki türküleri, sevmenin nedeni o sanırım... (Freud haklı mı ne?) Bak şimdi hatırladığım bişey daha var. Pencere kenarındaki kanepede oturduğumda yüzüme vuran sıcak güneş. Dışarısı -20 derece filanken (Erzurum) 24 saat deli gibi yanan kalorifer sayesinde (devlet baba sağolsun) yanaklarımın yandığını hissederdim. Bir de Erol Evgin... Ya ne çok çalarlardı adamın şarkılarını. Galiba o zaman başka popçu yoktu memlekette. Ha bir de, yanlış hatırlamıyorsam, anneannemin ördüğü bir pantolonum vardı. Enine kalın çizgili turuncu-sarı renkte bir pantolon. Ulan ne zevksizmiş be! Çocuğuz ya, itiraz da edemiyoruz. E o zaman zaten perakende sektörü de çok gelişmiş değil. Mecbur giyiyordum. İki dakikada ne çok şey hatırladım! Sağolasın Alarko Carrier! Bu arada, yukarıda foto Fuat Lehimler yönetimindeki TRT Erzurum Radyosu Türk Halk Müziği korosunun ta kendisidir.